Hakem Mete Kalkavan, Hem İşinin Hem Sahanın Patronu

Süper Lig hakem kadrosunun umut vaat eden isimlerinden birisi olan Mete Kalkavan hem işinin hem sahanın patronu olarak gösteriliyor.


Bir mentörü bulunması ve UEFA`nın "mükemmel hakem" kursunu başarıyla tamamlaması da bu umutların elle tutulur kanıtları olarak gösteriliyor. Annesi ve babası gibi o da mühendis. Genç yaşına rağmen başarılı bir iş adamı. İstanbul`da oluklu mukavva üreten bir fabrikanın ortaklarından. Üst düzey iş kariyerine karşılık hakemliğe dört elle sarılması ise içindeki futbol aşkının derinliğini gösteriyor.
Futbol Federasyonu basın departmanının hazırladığı TamSaha dergisine konuşan Mete Kalkavan, ``İTÜ Makine Mühendisliğini bitirdikten sonra tarım makineleri üzerine 3.5 yıl master yaptım. 2000`de üniversiteyi bitirdikten sonra California`da 1 yıl dil okuluna gittim. Hakemliğimi ABD`de sürdürdüm.`` diyor.

Tüm eleştirilerin yanında hakemliğin müthiş bir saygınlığı olduğunu da iddia eden Mete Kalkavan, ``Bir yandan tepki alsanız bile öbür yandan gördüğünüz saygıyla tatmin olabiliyorsunuz. Yani zor günler, zor anlar yaşasanız bile hakemlik genel olarak çok zevk alınan bir meslek.`` ifadelerini kullandığı röportajında şu görüşleri aktardı:
``Hakemliğimin gelişmesindeki en kritik dönem İstanbul`daki öğrencilik dönemim. Doğu`da bir hakeme yılda 10 maç düşerken, biz haftada 4-5 maçta görevlendiriliyorduk. Tabiri caizse çok çılgın bir tecrübe bu. O dönemde günde 3-4 maça çıktığımı bile hatırlıyorum.
Hakemlikte vermeden alınmıyor. Fedakârlık yapmadan bir yerlere geleceğim diyorsanız, böyle bir şansınız yok. Bir de hakemin görünüş açısından farklı olması gerekiyor. Bunlarla birlikte eğitiminiz, yabancı diliniz, futbol bilginiz ve merakınız sizi bir yerlere getiriyor.
UEFA`nın CORE projesinin Türkçe açılımı "Hakemliği Mükemmelleştirme Projesi."
Ülke federasyonları seçtiği hakem ve yardımcı hakemleri bu kursa gönderiyor. Dönem olarak 24 kişiydik, 19`umuz diploma alabildi. Yani kursa her katılana diploma vermiyorlar.``
Aile işlerinin gemi acenteliği olduğunu da belirten Kalkavan, ``2005`e kadar bu işte babama yardımcı olmaya çalıştım. Sonra farklı bir iş yapmak istedim ve İstanbul`a geldim. İki ortağımla birlikte bugünkü işimin yatırımını yaptım. Oluklu mukavva üretimi yapıyoruz. Hadımköy`de bir fabrikamız var.`` diyor.

İşte hakem Mete Kalkavan`ın TamSaha dergisinden Mazlum Uluç`a verdiği röportajın ayrıntıları:
Adı uzun yıllardır bilinen ancak Süper Lig`de bu sezon maç yönetmeye başlayan bir hakemsiniz. Mete Kalkavan`ı yakından tanıyarak başlayalım isterseniz.
1979`da Samsun`da doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimimi orada tamamladım. Bir kız kardeşim var, diş hekimi. 1996`da İTÜ Makine Mühendisliği`ni kazandım ve İstanbul`a ilk adımımı attım. 2000`de mezun olduktan sonra dil eğitimi için 1 yıllığına ABD`ye gittim. Bu arada lise ikinci sınıfa giderken de 1995`te hakemliğe başladım.

Futbola ilginiz nasıl başladı?
Babam ben doğmadan önce amatör kulüplerde yöneticilik yapmaya başlamış. Yedek subay olduğu dönemde bile kulüp yöneticiliğini bırakmamış. Bu kadar bağlıymış yani futbola. O zamanlar Samsun`da Tanju Çolak`ın da yetiştiği Yolspor kulübünde bir dönem başkanlık da yapmıştı. Ben de kendimi bildim bileli o kulüpte çok zaman geçirdim. Sürekli yöneticilerle, oyuncularla iç içe oldum. Futbol merakım çok küçük yaşlarda başladı ve futboldan büyük keyif almaya başladım. Ancak hep eğitimi ön planda tutan bir aileden geliyorum. Annem ve babam mühendis. Maalesef Türkiye`de üst düzeyde eğitim yapacaksanız futbol oynamanız zor. Dolayısıyla ben de eğitimi tercih ettiğim için futbolcu olamadım. Ama içimdeki futbol aşkı hep sürdü. Babamla bu konuda konuşurken, "Oğlum futbolcu olamıyorsan hakem olabilirsin" demişti. O şekilde de hakemliğe yöneldim. Lise ikinci sınıftayken İngilizce öğretmenimiz hakemlik kursu açılacağını söylediğinde okuldan iki arkadaşımla birlikte kursa katıldım.

Hakemlik meşakkatli ve sürekli eleştirinin olduğu bir iş ve son dönemlerde de pek çok ünlü hakemin türlü nedenlerle meslekten koptuğuna şahit olduk. İnsan neden böyle bir ortamda hakem olmak ister?
Ben futbol merakımdan dolayı hakem oldum. Bazı insanlar da aileden gelen bir geleneğin devamı olarak hakem olabilir. Sözünü ettiğiniz sıkıntıları başlangıçta bilmiyorsunuz. Siz sadece popüler olmanın, futbolun içinde bulunmanın cazibesiyle düşünüyorsunuz. Bir de tüm bu eleştirilerin yanında hakemliğin müthiş bir saygınlığı var. Bir yandan tepki alsanız bile öbür yandan gördüğünüz saygıyla tatmin olabiliyorsunuz. Yani zor günler, zor anlar yaşasanız bile hakemlik genel olarak çok zevk alınan bir meslek.
Hakemlikte alt liglerde pişerek gelmek önemli. Bu açıdan bakıldığında siz kendinizi yeterince tecrübeli görüyor musunuz?
1994-95 sezonunda hakemliğe başladım. Matematiğini yaptığınız zaman 17 sezonu buluyor. Askerliği çıkartırsanız 16 sezon... 1 yıllık Amerika maceramda bile bırakmadım bu işi ve orada kendi kategorimde hakemlik yaptım. Hakemliğimin gelişmesindeki en kritik dönem 1996-2000 yılları arasında İstanbul`da öğrencilik yaptığım dönem. İstanbul`daki hakem sayısı nüfusa oranla azdı, maç sayısı çoktu. Doğu`da bir hakeme yılda 10 maç düşerken, biz haftada 4-5 maçta görevlendiriliyorduk. Bu da sezonda yaklaşık 100 maça tekabül eder. Tabiri caizse çok çılgın bir tecrübe bu. O dönemde günde 3-4 maça çıktığımı bile hatırlıyorum. Dolayısıyla o dört yılda 500`e yakın maça çıkmış oldum ve bu da benim için önemli bir tecrübeydi. Bir çok şeyi görmek ve İstanbul`u tanımak açısından bile çok faydalı bir dönemdi.
Yola beraber çıktığınız pek çok hakemin arasından sıyrılıp bu düzeye gelmenizi sağlayan özellikleriniz nelerdi?
En başında bu işin bir olmazsa olmazı var; hakemlikte vermeden alınmıyor. Mutlaka fedakârlıklar yapmanız gerekiyor. Eğer fedakârlık yapmadan bir yerlere geleceğim diyorsanız hiç böyle bir şansınız yok. Başlangıçta bir çok cefa çektiğimi söyleyebilirim. Çünkü buralara gelmek için o cefanın çekilmesi gerekiyordu. Mesela öğrencilik döneminizde hafta sonunda uykunuzdan feragat edip sabah 6`da kalkmak, tıraş olmak, takım elbisenizi giyip İstanbul şartlarında maça gitmek gibi... Onun dışında hakemin görünüş açısından farklı olması gerekiyor. Fiziksel görünüşünüzün, vücut dilinizin önemi büyük. Bunlarla beraber eğitiminiz, yabancı diliniz, futbol bilginiz ve merakınız sizi bir yerlere getiriyor.
Bu futbol bilgisi ve merakını biraz açabilir misiniz?
Bir kere futbol oynamış olmak çok büyük bir avantaj. Ben bu imkanı fazla bulamadım. Üniversite dâhil okul takımlarında oynadım ama hiç bir zaman lisanslı futbolcu olamadım. O tecrübeyi yaşamadım. Ben bu açığı amatörde olsun, profesyonelde olsun çok fazla maç izleyerek kapatmaya çalıştım. Teknoloji gelişti, yayınlanan maç sayısı arttı. Ben de hem o maçları hem de belli hakemleri izleyerek kendimi geliştirmeye çalıştım.

Örnek aldığınız hakemler var mı?
Başladığım yıllara dönersek, 1994 Dünya Kupası finalini yöneten Macar Sandor Puhl vardı. 15-16 yaşlarındaki duygularımla ona karşı bir hayranlık duyuyordum. Şimdi sorsanız yönetimiyle ilgili bir şey hatırlayamam ama sahadaki sert vücut dili hoşuma giderdi. Sonrasında Avrupa`dan ve Türkiye`den örnek aldığım hakemler oldu. 2002`de Samsun Bölgesi hakemiydim ve bizim bölgemizde örnek aldığım Ali Aydın vardı. Fiziğiyle, kararlarındaki doğruluk isabetiyle benim için iyi bir örnekti. Sonrasında Cem Papila örneği geldi önümüzde. Son yıllarda Cüneyt abi ve Fırat abiyi çok takdir ediyorum ve onlardan bir şeyler alıyorum. Bazen Allah nasip ediyor, onlarla dördüncü hakem olarak maçlara gidiyorum ve o anlardan hem keyif duyuyorum hem de çok şey almaya çalışıyorum.

Özellikle geçtiğimiz sezon sizi çok sayıda önemli Süper Lig maçının dördüncü hakemi olarak gördük. Dördüncü hakemliğin de öğrenme açısından faydaları var mı?
Kesinlikle var. Belki saha içinde birebir hakem gibi maça çıkmıyorsunuz, çünkü dördüncü hakemliğin kendine özgü bir motivasyonu var. Ama hakemlerin yardımcı hakemlerle ve futbolcularla olan diyaloglarından bir çok şey öğrenme fırsatınız oluyor. Bir de Cüneyt Çakır ve Fırat Aydınus`un görev aldığı karşılaşmalar Türkiye`nin en üst düzey maçları oluyor ve siz de o maçlardaki atmosferi birebir yaşamış oluyorsunuz.
Hata yaptığınız maçların ardından neler hisseder, neler yaşarsınız?
Teoride yapmanız gereken, kesinlikle yaptığınız hatada takılıp kalmamanızdır. Ama saha içinde o hatanın sonucuna maruz kalan takım bazen maçın sonuna kadar itirazlarını sürdürür ve bu da sizi rahatsız edebilir. Mümkün olduğu kadar o pozisyondan kendinizi soyutlamanız ve konsantrasyonunuzu yitirmeden devam etmeniz gerekir. O hataya ne kadar takılır kalırsanız o kadar zararını görürsünüz.

Yönettiğiniz maçları sonradan izleyip bir muhasebe yapar mısınız?
İmkan varsa, kayda alınmış bir maçsa mutlaka izlerim. Sadece kritik pozisyonları değil, maçın tümünü izlerim. Sahadaki duruş, koşu şekli, kararlardaki iletişimler, vücut dili, yardımcılarla işbirliği gibi açılardan kendimi irdelemeye çalışırım. Bunun çok büyük faydası var. Özellikle bu işi bilen hakem abileriniz ve hakem hocalarınızın görüşleri çok önemli. Üstelik benim bir mentörüm var.
Mentörünüz MHK Başkanı Yusuf Namoğlu`ydu değil mi?
2010-11 sezonunda Yusuf Hocam mentörümdü. İki sene görev yapacaktı. Ancak MHK Başkanı olunca onunla 1 yıl daha çalışma imkânını kaybettim. Ama sağ olsun MHK bana Yusuf Hocam kadar değerli Oğuz Sarvan Hocamı mentör olarak atadı. Oğuz Hocayla vakit geçirmek çok keyifli. MHK Başkanı olduğu dönemde kendisiyle bir toplantımız olmuştu. Benim bir maçımı birlikte izleyecektik. O 90 dakikalık toplantı 4 saati buldu ve ben 4 saatin her saniyesinden büyük zevk aldım, hiç bitmemesini istedim.
Her hakemin mentörü yok değil mi?
Geçtiğimiz sezon Türkiye`de üç mentör vardı. Yusuf Namoğlu, Doğan Babacan ve Talat Tokat. Her mentörün de iki hakemi oluyordu. Yani geçtiğimiz sezon 6 hakemin mentörü vardı.

O zaman mentörlü hakem olmak da seçkin bir durum değil mi?
Bir itibar olabilir tabii. Çünkü sizden bir beklenti olduğu ortaya çıkıyor. Hakemin üzerindeki bu psikoloji ayrı bir motivasyon kaynağı olabilir.

Siz bir de UEFA`nın yetenekli hakemler için açtığı CORE Kursu`na gittiniz. Oraya seçilmenizden söz eder misiniz?
UEFA`nın bu projesinin Türkçe açılımı "Hakemliği Mükemmelleştirme Projesi." UEFA, üyesi olan 53 federasyondan 30 yaş civarı 1 hakem ve 2 yardımcı hakemin kursa gönderilmesini istiyor. Ülke federasyonları da seçtiği hakem ve yardımcı hakemleri bu kursa gönderiyor. Kursta arasında yaklaşık 6 ay bulunan iki ayaklı bir eğitim veriliyor. Birinci bölümde sizden beklentileri sıralıyor, hakemliğinizi ne kadar geliştirebileceğinizi ölçüyorlar. Geliştirmeyi planladığınız en az üç özelliğinizi not ediyor ve 6 ay boyunca sizden gelişme bekliyorlar. Bu arada size bir koç atıyorlar. Benim koçum Polonyalı Slawomir Stepniewski`ydi. O da bir UEFA gözlemcisi. Ayrıca bir de antrenman koçunuz oluyor ve sizi takip ediyor. Bu şekilde işi ne kadar ciddiye aldığınız, verilen programa ne kadar uyduğunuz, nasıl bir gelişme gösterdiğiniz ortaya çıkıyor ve 6 ay sonraki kursta da bu gelişimi ölçüyorlar. Eğer şartları yerine getirmişseniz şu anda sahip olduğum diplomayı alıyorsunuz. Dönem olarak 24 kişiydik, 19`umuz diploma alabildi. Yani kursa her katılana da diploma vermiyorlar.
Kursta aldığınız eğitimde neler vardı? Buradakinden farklı olarak orada nasıl bir atmosfer yaşadınız?
En basitinden bir pozisyonu örnek vereyim. Bir oyuncu ceza sahasında kendisini yere attığında önemli olan sizin onu tespit etmenizdir. Ama UEFA diyor ki, "Bu tespit kadar önemli olan bir şey daha var; hakemin dışarıya verdiği mesaj. Oyuncu kendisini yere attığı zaman sizin elinizi kaldırmanız doğru olmaz. Önce atışın yönünü göstereceksiniz, sonra endirekt serbest vuruş verdiğinizi belirteceksiniz, sonra gidip oyuncuya sarı kart göstereceksiniz." Siz düdüğü çalıp oyuncuya sarı kartınızı çıkardığınızda Türkiye`de alkışlanırsınız ama orada bu sıralamaya uymazsanız ciddi şekilde eleştiriliyorsunuz.
Buradaki maksat ilk etapta oluşabilecek penaltı algılamasının önünü kesmek mi?
Evet. Çünkü bir düdük çalıyorsunuz. Eğer düdükten sonra o bölgeye yürümeye başlarsanız insanların kafasında penaltı mı, değil mi diye soru işaretleri oluşuyor. Ama siz düdüğün ardından atışın yönünü gösterirseniz bu soru işaretlerini ortadan kaldırıyorsunuz. İlk etapta anlatılanlar bize komik gelmişti. Ama sonra görüntülerle pozisyonları ekrana getirdiler ve o kısa anda ortaya çıkan tereddüdün hiç de hoş olmadığını anladık.
Hakemlerin saha içinde oyuncularla kurduğu diyaloglar birbirinden farklı olabiliyor. Siz bu anlamda nasıl bir hakemsiniz? Gerçi biraz önce verdiğiniz hakem örneklerinden sert bir tarzınız olduğu anlaşılıyor ama...
Ben güler yüzlü ve pozitif bir insanım. İnsanlar benim sert bir görünüşüm olamayacağını düşünebilir ama saha içinde konumunuz çok farklı. Ortaya koymanız gereken bir otorite var. Bu otoriteyi bazen diyalogla, bazen güler yüzle, bazen de yüksek ses ve sert bir duruşla sağlayabilirsiniz. Çünkü futbolcuya doğru mesajı doğru şekilde vermek zorundayız. Hakemlik açısından vücut dilini doğru kullanmak çok önemli. Mesela işaretleri parmağınızla değil elinizle vermelisiniz. Oyuncu parmağınızla verdiğiniz işaretleri bir tehdit gibi algılayabilir. Bazen oyuncu hakeme bir şeyler anlatmak isterken elini omzunuza koyabilir. Bu omuza el koymak, "Ben daha üstünüm, hükmederim" anlamına gelen bir hareket. Bize verilen eğitimde, "Oyuncunun elini itmek yerine, siz de elinizi onun omzuna koyun" derlerdi.
Süper Lig kadrosunda olmanıza rağmen ancak bu sezon, 32 yaşınızda maçlar almaya başladınız. Süper Lig için biraz geciktiğinizi düşünüyor musunuz?
Askerliği de sayarsak kadrodaki beşinci sezonumu yaşıyorum. İlk çıktığım zamanlarda duygusal olarak bir an önce maçlarda görev almak ve kendimi ispatlamak istiyordum. Ama zaman geçince bir şeyleri görmek ve tecrübe etmenin de çok faydasını gördüm. "Neden 31-32 yaşıma kaldım?" diye hayıflanabilirim ama bu yaşta çıkmanın ve bu kadar tecrübeyle gelmenin de faydasını gördüm. Bir de şu tarafından bakmak lâzım; önümde 13-14 sezon daha var.
Süper Lig hakemi olduktan sonra hayatınızda neler değişti? İnsanlar sokakta sizi tanıyorlar mı?
Pek sokaktaki tarafını tadamadım. Samsun`a gittiğim zaman sokaktaki tanınırlık biraz daha ortaya çıkıyor ve bunun tatlı keyfini yaşıyorum. İstanbul`da ise iş hayatında hakemliğin faydasını görüyorum. Pek çok insanın ortak noktası futbol olduğu için sohbetlerin süresi uzuyor. Futbol üzerine konuşmayı çok sevdiğim için bu sohbetler de beni mutlu ediyor.

Eğitiminizden bahsettik ama bunun iş hayatınıza yansımasından da söz edelim biraz.
İTÜ Makine Mühendisliğini bitirdikten sonra tarım makineleri üzerine 3.5 yıl master yaptım ama projemi, tezimi vermeden tamamladım diyemem. 2000`de üniversiteyi bitirdikten sonra California`da 1 yıl dil okuluna gittim. Planım işletme masterı yapmaktı. Okula kaydımı da yaptırdım. Ama okuldaki profesörler bu mastırı yapmak için iş tecrübesi gerektiğini söyleyince Türkiye`ye döndüm. Döndükten sonra hakemliğe başladım ve 1 yıl sonra da klasmana çıktım. Bu arada iş hayatına da başlamıştım ve bu nedenle Amerika`ya dönmek istemedim.
İş hayatına başladığınızı söylemiştiniz...
Bizim aile işimiz gemi acenteliği. 1920`lerin sonlarından başlayan bir iş bu ve ben dördüncü kuşağım. 2005`e kadar bu işte babama yardımcı olmaya çalıştım. O yıllarda Türkiye`de Mavi Akım projesi vardı ve Samsun limanında işler çok yoğundu. İş açısından önemli tecrübeler edindim. O yoğunluk bitince farklı bir iş yapmak istedim ve babamdan da destek alarak İstanbul`a geldim. İki ortağımla birlikte bugünkü işimin yatırımını yaptım. Oluklu mukavva üretimi yapıyoruz. Hadımköy`de bir fabrikamız var.
Hakemlik yoğun mesai istiyor. Bu arada işinize nasıl zaman ayırabiliyorsunuz?
Ben kendi mesaimi kendim programlayabilecek bir kişi olarak zorluk yaşıyorum ve özel sektörde çalışan hakem arkadaşlarıma Allah kolaylık versin diyorum. Onlar çok daha fazla zorluk yaşıyordur. O yüzden de bir maça yolculuk yapacakken, programımı onlara göre ayarlamaya çalışıyorum.

Maçlara çıkmadan önce bir uğurunuz var mı?
Basit bir uğurum var. Hakemler ısınmaya çıktığında genellikle orta saha çizgisi üzerinde gider gelir. Ben saha direklerinin içinde kalacak şekilde bütün sahayı turlayarak ısınırım. Bazen de imkân varsa arkadaşlarıma, "Eğer maçımız iyi geçerse akşam yemekleri ben ısmarlayacağım" derim.
Hakemlikte bundan sonraki hedefleriniz neler?
Hakemliğe 16 yaşında başladığımı ve Dünya Kupası finalindeki Sandor Puhl`e özendiğimi söylemiştim. Demek ki içimde böyle bir hedef varmış. O dönemdeki hakem hocalarım da bana böyle hedefler koymuştu. Ama hakemlikte basamaklar çok fazla. Her kategori değil, her maç bir basamak hakemlik için. Her maçta bir basamak atlamış oluyorsunuz. Dolayısıyla koyulacak hedef çok fazla. "Ben Süper Lig`e çıktım, şimdi önümdeki hedef FIFA kokartı" değil. Süper Lig`de son olarak 6. ile 13. arasındaki maçı yönettiysem, yeni hedefim 5. ile 12. arasındaki maç olmalı. Dolayısıyla kendinize her hafta için bir hedef koyabilirsiniz. Uzun vadeli hedefler motivasyonunuza zarar verebilir. Ben beş senedir bu kadrodayım ve pek çok basamağı atladığımı düşünüyorum.
Spor programlarını ve gazeteleri izler misiniz?
Spor programlarını izlerim ama hakem programlarını takip etmiyorum. Daha çok Avrupa Ligi`nden görüntüleri ya da maçların geniş özetlerini seyretmek bana daha keyifli geliyor. Onun dışında ben zaten yaşadığım pozisyonla ilgili ne yapıp ne yapmadığımı biliyorum.
Eleştiriden mi hoşlanmıyorsunuz yoksa eleştirinin tarzından mı?
Hakemlerin bir standardı olmadığında insanların nasıl hoşuna gitmiyorsa, eleştirilerin de bir standardı olmadığında benim hoşuma gitmiyor. Yoksa eleştiriyi sevmemem gibi bir şey söz konusu değil. Yeter ki ben eleştirinin doğru olduğuna, bir standardı bulunduğuna inanayım.
Hakemliğin en zor yanı nedir size göre?
İstanbul şartlarında evimle işimin arası oldukça uzak. Bir de araya antrenmanlar girince, hele de çok soğuk ve çok sıcak günlerde oldukça zorluyor. Ama yapana kadar. Yaptıktan sonra da "İyi ki yapmışım" diyorsunuz ve bunun ne kadar işinize yaradığını görüyorsunuz. Ancak iş ve yol yorgunluğu nedeniyle antrenmanlar hakikaten zor geliyor. Tabii antrenmanı hakkıyla yapıyorsanız. Çünkü ben, verilen programı gerçekten hakkıyla yapmaya ve bundan da zevk almaya çalışıyorum.

UEFA ile FIFA`nın üzerinde bir türlü anlaşamadığı altı hakem uygulamasına nasıl bakıyorsunuz?
Ne kadar çok göz, o kadar avantaj. Ama elbette çok iyi bir koordinasyon, çok iyi bir işbirliği gerekiyor. Ben bu tecrübeyi hiç yaşamadım ama dışarıdan bakıp bulundukları yerleri göz önüne aldığınızda faydalı olacakları kesin.
Hakem kararlarına teknolojik destek verilmesi konusu sık sık tartışılır. Özellikle de topun çizgiyi geçip geçmediği konusunda çipli toplardan bahsedilir. Bu konudaki fikriniz nedir?
Belki doğruyu bulmak açısından önemli ama hakemlikte bu tip bir teknoloji kullanımı kulağa çok hoş gelmiyor. Çipli topun getirisi olabilir elbette ancak bu işin doğallığını ortadan kaldırır. Hakem sayısı artırılabilir ama teknoloji meselesi bana çok keyifli gelmiyor. Çipli topu hangi liglerde kullanacaksınız? Amatör liglere kadar indirebilecek misiniz? Bir maçta kaç top var ve siz o topların bütün çiplerinin çalıştığını nasıl ölçeceksiniz? Top toplayıcı çocuğun çipi bozup bozmadığı bile tartışılabilecek. Ben meseleye duygusal bakıyorum ve teknolojinin işin içine girmesini pek istemiyorum.
Futbolun dışındaki hayatınızda neler var?
Basketbol izlemeyi çok seviyorum. Üç takımımız Avrupa`nın en üst liginde oynuyor ve o maçların tamamını mümkünse salonda, değilse televizyonda izliyorum. Üniversiteden arkadaşlarımla vakit geçiriyorum. Şu sıralar medeni halim değişik bir durum alabilir, nişanlanmanın arifesindeyim. Bu da hayatıma yeni bir disiplin getirecek. Bununla ilgili kendimi düzenlemeye çalışıyorum. Sinemayı çok seviyorum. Haftada en az 1 film izliyorum. Kaçırdığım filmleri DVD`de izlemeye çalışıyorum. Diğer yandan kayağı çok seviyorum ama sakatlanmaya çok müsait bir spor. Daha önce yılda dört sefer dağa çıkarken, artık sadece içimdeki ukdeyi giderebilmek için yılda bir kez gidebiliyorum. Yazın Samsun`a gittiğimde scuba diving yapıyorum. Kitap okumaya düşkünüm ve haftada en az 1 kitap bitirmeye çalışıyorum. 1960`lardan itibaren yakın tarihle ilgili hatıraları, araştırmaları ve siyasi kitapları okuyorum.